Hayallerlerle Gerçekler Arasındaki Tarih - Konhaber Türkiye’nin İnternet Gazetesi
Konhaber Türkiye'nin İnternet Gazetesi
Konhaber Türkiye'nin İnternet Gazetesi
Konhaber
Konhaber Reklam
Konhaber Reklam
Hayallerlerle Gerçekler Arasındaki Tarih
Necmi Uyanık
  • Necmi Uyanık

  • 15.07.2014 01:52

Değerli okuyucularım, bu yazımızın konusu daha önce belittiğimiz üzere, Hoca Ahmet Yesevi’nin diyarı Kazakistan üzerine olacaktı. Yaklaşık sekiz ay önce kıymetli bir arkadaşımla akademik faaliyet için gittiğimiz Almatı, benim için, değişen dünya şartları ve Türkiye bağlamında tefekkürle dolu bir dönem oldu. Orta Asya’daki Kazakistanla beraber, Kazakistan’daki Türkiye ve Türk dünyası konusu hiç şüphesiz günümüzde yaşanan olaylarla çok bağlantılıydı. Bu nedenle Kazakistan’dan hareketle, bugün Kazakistan konusuna girmeden, kafamda bir yazı serisi oluşturmaya karar verdim. Ve bu yazım, “sorunların tam ortasından”, yaşanmışlıklarla yaşanmamışlıkların/hayallerin arasındaki tarih şuurunu belki biraz isyanla karışık kalemimi harflerin secdesine götürdü.

            Kazak edebiyatının önemli romanlarından (Sabit Mukanov) Kaybolanlar ve (Toraygirov) Kim Suçlu başlıklı çalışmalar, kendi özellerindeki anlamlarıyla birlikte günümüzde İslam dünyasının yaşanmışlıklarında çok şeyi düşündürmedi değil zihnimde.  Sanayi Devrimi sonrası dünyada başlayan sömürgecilik hareketleriyle birlikte; bir tarafta anayasalar, milliyetçilikler, özgürlük talepleri, diğer tarafta ise yenenler ve yenilenler gibi adalet açısından yorumlanması çok zor bir tabloyu karşımıza çıkardı. Tam bu noktada  “Şark ve Garp arasındaki Türkiye” büyük önem kesbediyordu. İslamiyet’in en güçlü devletlerinden biri olan Osmanlı’nın torunları, daha çok bunu, Hristiyan Batı’nın karşısında bir medeniyet çözümlemesi ve bu çözümlemenin içinde bir kimlik buhranı ya da arayışı olarak yaşadı.

Ne demek istiyoruz?

Dünden bugüne gelirken, tarihi tersten okuyarak, bugünden dünü okuyacak olursak, zannederim konu daha iyi anlaşılmış olacaktır:

Yakın zamandaki Bosna-Hersek katliamlarının yanı sıra Afrika veOrta Doğu, Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıl dönümünde kan gölüne dönmüş vaziyettedir. 19. yüzyılın “Jön” damgalı milliyetçilik renkleri, petrol harmanındaki-enerji kaynakları ve jeopolitik bölüşümde bugün Arap dünyasını çok farklı bloklara bölmüş durumdadır. İran’ın tarihi millî duruşu bir tarafa, Mısır, Cezayir, Irak, Suriye, Filistin tarifi çok zor acı olaylar yaşamaktadırlar. Asya’da ise, İslam coğrafyası Afganistan, Pakistan, Hindistan ve özellikle Doğu Türkistan ve Arakan’ın durumu ile düşündürücüdür. Türk Cumhuriyetlerinin, tam bağımsız olarak biraraya gelemedikleri gerçeği ise, Türk dünyası açısından pandoranın diğer bir açmazıdır. Yani kısaca İslam dünyası paramparçadır. Hemen hemen her gün gazete sayfalarında büyükleri bırakın çocukların vahşice katlediği birİslam dünyası var. Bu tabloda, “Kim Suçlu” sorusu, roman içerikli cevabını yaman şekilde aramaya başlıyor. Buradaki soru, edebiyat yapmaktan öte, kenardan suçlu aramak yerine, en azından yazarın kimliği açısından daha çok Türkiye’de siyasete yön vermesi gereken üniversiteleri, üniversite akademisyenlerinin halka inme noktasındaki faaliyetlerini sorgulama düzlemine çekmeyi de amaçlamaktadır. Bugün İslam dünyasındaki yaralar niçin bu kadar derinleşti? Mezhepler ve kabile-aşiret içerikli ayrışmalar nasıl bu kadar din dışına çıktı? Ya da bazı tarikatlar-cemaatler nasıl bu kadar siyasallaşarak uluslararası güçlerin maşaları olmaya başladı? Ya da Makyavelizmin kralı oluverdiler? Fert olarak, İslamiyetin özünü neden en azından genel esasları çerçevesinde anlayamadık?...vs. ve çözüm için birilerini suçlayarak “kahrolsun…?” tepkisi yeterli olmuyor. Bu tabloda her ferdin hiç şüphesiz kendine göre sorumluluğu bulunmaktadır. Ve sanırım yaklaşım açısından en önemli konu,içinde bulunduğumuz tabloda her türlü ideolojik çekişmenin, ötekileştirmenin, inatçılığın, şahsi çıkarın, dayatmaların uzağında okuma yapmak ve problemleri ele almak meselesidir.

Ateş çemberinin içindeki Türkiye Cumhuriyeti, 2014 genel seçimlerini, böyle bir ortamda çeşitli Orta Doğu projeleri içinde, sokakların karıştırılmaya çalışıldığı bir zeminde (ki marjinal gruplardan öteye geçemedi) başarıyla tamamladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken, bölgesinde bunca olumsuz gelişmeye rağmen Türkiye, istikrar ülkesi olma yolunda ilerliyor. Türk hükümeti, taviz vermeden özellike iktisadi politikalarında kararlı adımlarını atmaya çalışıyor. Ancak, etrafımızdaki gelişmelerin ateşleri, korları, yakın gelecekte Türkiye’yi fazlasıyla rahatsız edeceğe benziyor ve ediyor!

            Aşağıdaki karikatürde görüleceği üzere, parçalanmışlıklarla beraber, her biri ayrı bir tarafa gitmeye çalışan İslam dünyasının aymaz politika ve vaziyetleriyle birlikte, çeşitli faaliyetlere rağmen bir araya gelemeyen ve önemli oranda birbirinin dilini anlamayan bir Türk-İslam dünyası var. Türkiye’nin önemli kültürel, iktisadi çabalarına rağmen gerek Türk dünyası gerek İslam dünyası, Koca Yunus’un dediği gibi ,“Ben beni bıraktığım zaman sen beni bırakma ya Rab!” duasına ya da Hoca Ahmet Yesevi’nin ,”Nerde görsen gönlü kırık merhem ol sen, öyle mazlum yolda kalsa, hem dem ol sen, mahşer günü dergâhına mahrem ol sen, ben-sen diyen kimselerden geçtim işte” diyen bir tablonun muhatabıdır!

Kazakistan Farabi Üniversitesi Şarkiyat Fakültesinin duvarındaki bir resim ve yazı sanırım yukarıda söylemeye çalıştığım tablonun ortaya çıkaracağı tehlikeyi daha anlamlı hale getiriyor:

“Vatanı bir olanın yüreği de niyeti de bir olur!

Vatan yolunda birlik ve beraberlik için el ele!”

 

 

Sonuç olarak, bugün İslam ve Türk dünyasının içinde bulunduğu gelişmelere dayalı tehlikelere bakarak, önemli değerleriyle birlikte Kazakistan’dan başlayarak, okuyucumuzun Türk dünyasını, dolayısıyla İslam dünyasını bütün renkleri ve değerleriyle birlikte daha iyi tanımasını sağlamak ve yakın gelecekte büyük acılar yaşamamak için birlik ve beraberlik şuurunu vermeyi amaçlamaktadır.  Büyük İslam dini, mezar taşlarını bırakın taşsız toprak mezarlarına mahkum edilmeyi, ağlamayı, eli kolu bağlı kalmayı hiç de hak etmiyor! Bu mübarek Ramazan ayının, tüm İslam dünyasının silkinip kendisini gelmesine vesile olması Allah’tan en büyük temennimizdir. Ancak, Allah’ın akıl, fikir ve dinini verdiği bizler ne yapıyor, nelerle uğraşıyoruz? Biraz DÜŞÜNMEMİZ dileğiyle!

                                                                                    Selam, sevgi ve saygılarımla!

necmiuyanik@hotmail.com

.

 

.

YORUMLAR

Öne Çıkan Haberler!X